Kusurların Paradoksu
- senanurograk
- 21 Şub 2025
- 2 dakikada okunur

Kusurlar... Nedir bunlar? Kendi yarattığımız dünyamızda, çizdiğimiz sınırlarla oluşturduğumuz, doğru kabul ettiğimiz şeylerin tersi mi? Olması gerekenden farklı olmak mı? Nedir bu farklı olanlar? Yani "olandan" farklı hissettiren şeye kusur mu deriz?
Uymaya çalışıyoruz sisteme, bizi yorsa da, üzse de, farkında olsak da içten içe kabul ederiz. Bizim dışımızda sürekli gelişip duran düzene boyun eğdiğimizi hissettirir. Bazen biri çıkar, "Hayır, uyma bunlara" der. Biz de kendi oluşturduğumuz "kusurları" ötekinin söylemiyle reddetmeye başlarız. Ama en başında da biz oluşturmamış mıydık bunları? Bu kusur eşiği neye göre belirleniyor? Sırf sistemdeki doğruya uymadığımızı düşündürdüğü için bizi eksik hissettiren şeyler, bir anda ortaya çıkıp yine sisteme uygun şekilde reddedilerek yeni bir kusur eşiği oluşturmuş olmuyor mu?
Tarihin sürekli değişen sayfalarında, yaşandığı döneme göre silinip tekrar yazılan doğrular… Maddesel varlığımızın sonu olsa da, geri kalan her şeyimizi sonu olmayan bu yere armağan ederek sonlandırırız varlığımızı ve evet, kusurlarımızın adlandırılışını da! Burada Hegel’in “sonlu varlık” kavramı ile Foucault’nun “söylemlerin sürekliliği” kavramından bahsetmek doğru olacaktır.
Hegel’e göre sonlu varlık, sonsuzun bir momentidir; kendi içinde çelişkiler barındırarak sürekli bir devinim içinde yok olup yeniden var olur. Bu döngü, tarihin ve düşüncenin bitimsiz akışında kendini yineler. Foucault ise bilgi ve iktidar ilişkileri bağlamında söylemlerin sürekliliğini vurgular; her söylem, kendinden öncekinin izlerini taşırken, aynı zamanda yeni bir yapıyı inşa eder. Toplumun her dönemde inşa ettiği "kusur" kavramı da tam bu noktada devreye girer: Bir çağın kusur olarak adlandırdığı şey, bir sonraki dönemde normalleşir ya da anlamını yitirir. Ancak her seferinde yeni bir kusur tanımı yapılarak bireyin varoluşu belli kalıplarla sınırlandırılır, böylece düşünme biçimimiz de iktidarın söylemleri doğrultusunda şekillenir. Kusurların tanımı değişse de onların üzerimizde yarattığı sınırlandırıcı etki, tıpkı kendi tarihimiz gibi, döngüselliğini asla kaybetmez.
İktidardan bahsetmişken otorite ve iktidar arasındaki farkı belirtmenin elzem olduğu kanaatindeyim. Aslında hepsi iç içe ve bir o kadar da farklı yollardan bizi etkilerler. Bu noktada, Funda Akkapulu'nun otorite ve iktidar arasındaki farkı vurgulayan çalışmalarından alıntı yapmak isterim. Akkapulu'ya göre, otorite, bilgi ve deneyime dayalı olarak kabul gören bir etki iken, iktidar daha çok baskı ve kontrol mekanizmaları ile ilişkilidir. Dolayısıyla, iktidarın söylemleri düşünce biçimimizi şekillendirirken, otoriteye atfedilen değerler de bu süreçte belirleyici olur. Tam da bu noktada, toplumun ürettiği "kusur" kavramı bir denetim aracı hâline gelir.
Kusurlar, iktidarın çizdiği sınırlar içinde tanımlanarak bireyin kendini nasıl görmesi gerektiğini belirler ve böylece varoluşumuz, kabul gören normlara göre biçimlenir. Zamanla birey, yalnızca dışsal bir denetim mekanizmasına değil, aynı zamanda içselleştirdiği otoriteye de boyun eğerek kendi üzerinde bir gözetim kurar. İşte bu nedenle kusurlar, sadece geçmişten bugüne değişen toplumsal anlatılar değil, aynı zamanda iktidarın ve otoritenin sürekliliğini sağlayan bir araçtır. Tekrar toplumdaki yansımasına inecek olursak eğer, "Sen kusurlarınla güzelsin" demek zaten kusur kavramını kabul edip buna karşı çıkmak baştan yanlış yola sokmaz mı bizi? Biz yaşamımızı, bedenimizi, mental sağlığımızı bir kalıba uydurmak zorunda olmasak zaten her şey çok daha “kusursuz” olmaz mı?
Diyeceğim şu ki; yer yer karanlık yolların olduğu, nereye çıktığını bilmediğimiz bu yolda yürümek zaten yeterince muğlak ve zorken, kendi söylemlerimizle bir karanlık inşa etmek yerine, bulutların ardından ışıkların çıkacağını bilerek daha güçlü yürüyebileceğimiz günlere!




Yorumlar